Melvins & Isis – Split EP

Yaz aylarında yaz uykusuna yatıyorum; vücudum kabul etmiyor işte, hiç bir şey yapamıyorum. Maalesef cryogenetic alanında ilerlemeler fevkalade yavaş, tahammül etmekten başka seçenek kalmıyor. Çok ama çok ihtiyaç duyduğu üç-beş kuruş para için rezil adamlarla kötü porno filmler çeviren genç bir kız gibi hissediyorum bu zamanlarda. Üstümdeki yapış yapış terli, mide bulandırıcı kokusuyla barışık, iri cüsseli adam daha da yüklendikçe üzerime, daha fazla metanet aşılıyorum kendime, sabrımın sınırlarını pergel ve cetvelle ince ince ölçüyorum, her milimetrede kendime daha çok şaşırıyorum. Eyyam-ı bahurda son bir kez içine doğru çöküyor dünya, pornocu kızın içinden çıkıp yüzüne boşalan o çirkin herif gibi duraksıyor önce, sonra spermin yüze fışkırtılması gibi, çekirdeğinde ne tip bir kor varsa onun sıcaklığını gökyüzüne fışkırtıyor. Artık bitti. Bir dahaki sefere kadar kimsenin sana dokunamayacağı bir yerde, kışın kalbinde olacaksın.

Her sene aynı şeyi yaşayınca çeşitli müdafaa yöntemleri geliştiriyor insan, nihayetinde neredeyse günü gününe yaşayacaklarının bilincinde oluyorsun. Başının, sonunun neresi olduğu belli. İşte başlıyor diye düşünüp temkinli adımlar atmaya başlayabiliyorsun ya da bitmek üzere olduğunu bilip direnmek için umut yaratabiliyorsun. Bu başlangıçlar, bitişler sıcak gibi, soğuk gibi, sivri gibi ya da keskin gibi sadece ve sadece maddi boyuta etki edebilecek özellikler taşıyınca kusursuz bir hakikat taşıyorlar. Ama benim iki boyuta ait başlangıçlar ve bitişlerle ilgili sorunlarım var.

“Hasan’la başladık galiba” diyor kız; nasıl diye soracak olsak bir hikaye anlatacak bize. Hasan iltifatlarının kollarını genişletti ya da iyiden iyiye yelkenleri indirdi. Aynı Hasan bir süre sonra artık iltifat etmemeye, mesajlara seyrek cevaplar vermeye başlayınca aynı kız “Hasan’la bitti galiba” diyecek. Başlangıç-bitiş algımızın en gündelik uzantısı, en gündelik olmayan konu ışığında böyle işte. Sonra cenazeler ve mezarlar var, bitenin ardından akıtılan gözyaşları; toprağın altındaki maddi varlığın manevi varlıktan ayrışmasının temel sorun olduğu bir başka gündelik hüzün faslı. Oysa maddi varlık yerli yerinde, çürüyen et ya da kemik olarak, ya da toprağa karışmış atomlar olarak devam ediyor varoluşuna. Aynı şekilde manevi varlık da orada işte, senin aklında, hafızanda, öğrendiklerinde. Sonu olmayan bir varoluş söz konusu aslında, aynı zamanda sonu olmayan bir yokoluştan da söz edebiliyorum bu bakış açısıyla. Var-ölüş diyebilirdim biraz oyuncu olsaydım, demiyorum. Ama varlığın iki katmanlı olmaması benim için bir şey ifade etmiyor artık ve bu algı kapısını aralayabildiğim için kendimi şanslı sayıyorum.

Hepimiz bu durumun içindeyiz aslında ama farkına varmamız uzun sürebiliyor. Yüzlerce yıl önce bedeni toprağa gömülmüş şairlerin yazdıkları bize tesir ettiğinin farkına varabildiğimizde, varlığın katmanlarını soğan katmanı kadar değersiz görmek mümkün olabiliyor. Kurt Cobain’le karşılıklı tavla oynamışlığımız yoktur, Zeki Müren’le hamam sefası yapmış değilim, Sabahattin Ali’yle uzun uzun konuşmak hiç mümkün olmadı ne yazık; ama buradalar işte, yanıbaşımdalar, varlar. Yoklukları baki ama varlıkları da öyle, ezeli ve ebediler.

Üst perdeden konuşur görünmek istemem; benim de bu durumun farkına varmam çok uzun sürdü. Keskin ve sivri köşelerimle başlangıçlara ya da bitişlere, varoluşa ya da yokoluşa milimetrik sınırlar çizdim her zaman, gereğinden fazla anlam yükledim. Bu yaz üzerime çökerken, üzerimde hareket ederken, beni boğarken, beni becerirken kaç defa “bu son” dediğim şeyler yaptım hatırlamıyorum. Birine son kez sarılıyorsun, bu yemeği son kez yiyorsun, tam bu noktada son kez duruyorsun, son kez söylüyorsun bu sözü, son kez yazıyorsun bu yazıyı. Belki tüm bu sınırların üst üste binmesiyle; belki son kez söylüyorum dediklerimi bir çok kez daha söyleyebilmemle, son kez yiyorum dediklerimi -lanet olsun ki- tekrar yiyebilmemle, son kez dinliyorum dediklerimi bir defa daha dinleyebilmemle ayırdına varabiliyorum bu sınırların sadece insan eliyle çizilmiş kırmızı çizgiler kadar ehemmiyet taşıdığını.

Nostaljik bir tınısı var aslında bunun, o “bunu son kez yapıyorum” dediğimiz şeye farklı bir anlam yüklüyor olduğumuz için belki bu konunun üzerinde bu kadar fazla duruyoruz. Suni bir acı, yemeğimize kattığımız pulbiber gibi, yemeğin tadını unutuyor acının tadına odaklanıyoruz, dört dörtlük bir uyuşma hali. Isis’in münfesih olması da benzer bir tad yaratmıştı bende. Haziranın 23’ünde Montreal’de son kez sahneye çıkacaklar, Isis ismi altında son kez dokunacaklar enstrümanlarına, son kez şarkı çalacaklar ve sonra Isis olarak varolmayacaklar bir daha. Melvins’le çıkardıkları bu split albümle birlikte de Isis’in son şarkısını, The Pliable Foe‘yu dinleyeceğiz ve her şey bitecek, son, sıfır. Şu haliyle bir hayli dokunaklı bir manzara var ortada, al sana tumturaklı bir varoluş sorunu, bir gündem maddesi, bir uyuşukluk baharatı. Ama Isis, maddi varlığı artık namevcut olsa da gayb aleminden etkileyebiliyor beni hala; bir daha hiç dinlemesem bile, yeni bir şarkı çalmasalar ya da bir daha konsere çıkmasalar bile o etki ebedi. Varoluşun hükmüne olan aşinalığım perçinleniyor bu duyguyla.

Hani bir oyun oynuyoruz ya; dinlediğimiz şarkı/albüm/sanatçı ne hissettirdicilik. Bunu tasvire ve biraz da tasnife zorlayan, izahata dayalı bir oyun işte. Ama ne kadar denersek deneyelim, kollarımızı açıp “işte bu kadar seviyorum” diyebilen bir çocuğun çaresizliğinden öteye gidemiyoruz, ki bu bence harika bir şey. Zira içimizdeki o bükülmeyi, göğüs kafesimizde peydahlanan kenarları jilet kadar keskin su dalgalarının yarattığı anaforu, karın boşluğumuzda kendi içine doğru çöküp patlayan yıldızları ve onların bıraktığı yıldız tozlarını anlatabilmeye muvaffak olsaydık, ne müzik olurdu ne şiir, ne de masallar. Çabalamanın sınırlı kalması makbul. Bazen de hiç çabalamamak gerekli olabilir. Isis’in gayb alemine geçişi şerefine, hiç çaba göstermeden, izah etmeye çalışmadan, anlamlı ya da hisseli bir hikaye kurgulama kaygısı gütmeden, sadece aklımda yarattığı görüntülerle, ayak izleriyle, muhafaza ettiklerimle, benim varolan Isis’im:

Karlar altındaki ormanda yaşayan ihtiyar kurt, karların bile karardığı saatinde gecenin, ininden çıktı. Bir iki adım, sonra duraksama; kulak kesilip etrafı dinledi, soğuk havayla doldurdu ciğerlerini. İnin içine kimbilir nereden girmiş kocaman bir kara sinek uykusunu harab etmiş, sinirlerini yıpratmıştı. Lanet sinek kendisine biçilmiş yegane ilahi mesuliyeti yerine getirmeye kararlıydı, o da dışarı doğru vızıldayarak uçtu, ihtiyar kurtun kulaklarına doğru manevra yaptı. Dimdik dikilen kurt bacakları üzerinde yaylanıp şöyle bir sallandı, hem gri postunun üzerindeki karı temizledi, hem de sineği uzaklaştırmak. Ama bu sinek, bu Allah’ın belası sinek sadece biraz uzaklaştıktan sonra büyük bir ciddiyetle asap bozmaya geri döndü. Kurt en sonunda pes etti, sert adımlarla ilerlemeye başladı.

Hayır, avlanmaya gitmiyordu. Avlanmayı sevmezdi, sadece varoluşunu devam ettirmek kadar lalettayin bir zorunluluk için saklanmak, saldırmak, boğuşmak ve sonra da yemek ona küçültücü geliyordu. Beyaz kürklü ufak bir tavşanı, uzun bacaklı bir ceylanı, tombul bir yaban domuzuyla boğuşmak kadar utanç verici bir şey olabilir miydi? Gizlice, utanarak, kendi doğasına boyun eğerek avlanırdı o yüzden, sessizce. Böyle dimdik yürüdüğü, güçlü adımlar attığı, pençelerini geçirdiği karları sıçratarak özellikle ses çıkardığı zamanlar farklıydı, avlanmak değil dövüşmekti aklındaki. Kendi doğasına yenilmişliğin acısını, başka birinin doğasını yenerek çıkarmak, sivri dişlerinin arasında atmakta olan şah damarının ritmini son kez hissetmek. İşte bu onu canlı kılan şeydi.

Kendisine güvenerek, kendisini yenebileceğini düşünerek, varolan her şeye meydan okuyarak yürürdü böyle zamanlarda. Dört bacağıyla birden yere tutunur gibi yürürdü, her adımıyla yere çivi çakıyormuş ve o çiviyi çıkarmaya başka hiç bir güç yetmezmiş gibi sertçe. İz sürdü, yürüdü, adımlar attı, attığı her adımda karın üstüne kendi imzasını bıraktı. Onunla birlikte kara sinek de uçmaya devam etti, kulağının etrafında daireler çizdi, burnunun üstüne kondu, gözlerine doğru pikeler yaptı.

İzi sürülen büyük pençelerin kime ait olduğu bir süre sonra anlaşıldı. Gri ihtiyar kurt, çalılıkların arasında kestirmekte olan simsiyah kurtu gördüğü an kanı çekildi, sonra da büyük bir hızla, daha da sıcak bir şekilde damarlarına geri döndü. Hasmının dikkatini çekmek için bir kaç defa yeri eşeledi, yine o lanet sineği başından savmak için sallandı -yine başarılı olamadı-, hırladı, uludu. En sonunda siyah postlu kurt, yattığı yerden doğruldu, gri kurtla göz göze geldi. Birbirlerinin gözlerindekileri okudular, ne yapmaları gerektiğini biliyorlardı ama nasıl yapacaklarını kestirmek zordu. İşte bu yüzden birbirleri etrafında dönmeye başladılar. Gezegenlerin yörüngeleri kadar kusursuz ve değişmeyen bir açıyla döndüler, defalarca birbirlerinin pençe izlerinin üstlerine bastılar en sonunda ne yapacaklarıyla birlikte, nasıl yapacaklarını da bildiler. Birbirlerine doğru atıldılar.

Tam çarpışma anında, tam dişleri birbirine değecek iken, gece kadar siyah olan kurt teslim oldu, pençelerini indirdi, dişlerini ağzına gömdü. İhtiyar gri kurt bu teslimiyeti kabul etti, geri çekilmedi, dişlerini hasmının boynuna geçirdi, lakin o siyah post öylesine kalındı ki ilk ısırıkta bırak damara ulaşmayı, ete bile temas edemedi. Aynı yerden sayısız defa ısırdı, en sonunda dişlerini dibine kadar geçirmeyi başardı, damarı buldu, parçaladı. İnce bir kan sızıyordu sadece ama damarın attığı adımlar yavaşlamaya başlamıştı bile. En sonunda durdu. Gri kurt tam dişlerini çekecekken, yerde yatan siyah kurtun bacakları kasıldı, damarındaki kan ufak sessiz bir şekilde tekrar yürüyüşe geçti. Can çekişiyor olmalı diye düşündü gri kurt, bir daha ısırdı, bu sefer daha sert ısırdı; bacak hareket etmeyi bıraktı, nabız yine durdu. Ama bu devam etti, hep devam etti, sonsuza kadar devam etti, siyah kurtun bacakları kasıldı, gri kurt daha sert ısırdı, bunun üzerine duran siyah kurtun vücudu bir dahaki sefere daha şiddetli isyan etti, o isyanı dişler daha sert bastırdı. İkisi de kendi varoluşlarına böyle karşı koydular, bir diğerinin yokoluşu içinde.

Sanatçı: Isis/Melvins
Albüm: Split EP

Şarkı listesi:
1- Melvins – Pig House
2- Melvins – I’ll Finish You Off
3- Isis – Way Through Woven Brances
4- Isis – The Pliable Foe

DOWNLOAD.

Fish Bait Compressor

Vendor:
Type: Fish Bait Compressor
Price:
34.98 – 140.98
(3 variants)

Animated GIF

Still trying hard to get your bait compressed into a firm and solid form? Try the Fish Bait Compressor that compresses down the bait firmly, and it stays 4 times longer than usual! Fish Bait Compressor is a unique tool specially designed for pellet or powder bait fishing, allowing the angler to reduce hand fatigue and get the bait compressed perfectly every time. The compressed bait dissolve slower in the water so that anglers do not have to check their bait frequently.

Animated GIF

 To use the Fish Bait Compressor:

  1. Prepare your bait in a container, soften the bait if necessary for easier shaping.
  2. Remove the lid from the compressor, insert an adequate amount of bait into the compressor. (NOTE: Insert your rig if you want your hook to be hidden inside the bait)
  3. Close the lid, turn the compressor clockwise to compress the bait. Try to turn as much as you can to make sure the bait is in perfect form.
  4. Open up the lid of the compressor and continue turning the handle to release the bait.
  5. Ready to fish!

You can save your bait to get more fishes with the Fish Bait Compressor. It is proven to be effective for fishes like carp, catfish, tilapia, and etc. 

Package Includes: 1 x Fish Bait Compressor

Post-Thanksgiving Planet

Share

For any international readers, you may have noticed American social media buzz about a curious little holiday we call “Thanksgiving”, which we pretend is about Pilgrims and Natives preparing meals together at the dawn of our colonial period. It’s kinda really totally actually NOT, but as with most holidays, we like myths more than we like historical facts.

This excuse to over-eat is held each year on the third Thursday of November. Then, on the third FRIDAY of each November, we celebrate an even more curious custom known asWishing We Could Move To Planet Mercury.

Your Weight On Other Worlds
There is a great contraption at the San Francisco Exploratorium, where you can step on a large scale and see what you weigh on all the planets. I’ve been on it, and it’s quite a fun experience. They also have their calculator on a web page, so you can see Your Weight On Other Worlds.

(I think it goes without saying, there will never, EVER be a book fad known as “The Jupiter Diet“.)

Why the discrepancies? In simple terms, gravity is the force of attraction between objects. Gravitational pull is what makes the Earth orbit the sun, or the moon orbit the Earth. Suns, moons and planets are all surrounded by fields of gravity. These fields will be different, depending on things like planet size, mass, speed, its location in any solar system, and any other objects around it in space.

If Earth’s force of gravity is measured at 1.00, force on other planets would be:

List of Planets and their Gravitational Forces
We’ll include Pluto for the purists. And so I don’t have to listen to any arguments.

More complex components of gravity come into play, but in general: the larger the object, the greater the gravity. However, the further away you travel from an object, the less you are affected by its gravitational field. Jupiter is the largest planet in our solar system, so it has the strongest field (except for our Sun, which is over 27+!). You cannot stand on Jupiter, because it’s mostly gas. However, if it had a surface, the force holding your body on the planet would be much greater. This increases your weight, even though your mass remains the same.

At any rate, multiply your weight by any of these numbers, and you will see what you weigh on that planet.  Oh goody, math homework!

Is "Earth" Truly the Right Name For a Ball of Liquid Blue?

In random ponderings, I have always thought “Earth” was an odd name. The crust of our planet is about 70% ocean, and only 30% above-water landmass that is habitable to We The Species who think it’s our job to go about naming things.

We decided our planet should be descriptive instead of being named after a god, so wouldn’t it make more sense if we were named for WATER?

Figuring my spacey questions might be a welcome breather between Trump rants and film remake freak-outs, I posed this question to a blog forum I infrequently lurk. This particular philosophical discussion yielded thought-provoking responses.
 

Planet  Water

ETYMOLOGY  / Language History: Greek era , Old German erda

Indo-European roots akin to Crimean Goth airtha, old Saxon ertha, Olde English eorthe, Middle English erthe

Greek hydor or hudor, Latin unda wave, Old English wæter; akin to Old High German wazzar

The Greek word for water now survives as the prefix hydro- (as in words like hydrogen or hydration). But with the widespread “borrowing” of languages, perhaps we might even be Wazer or Wave? Had humans known more about planetary properties during the time of naming, we might be something entirely different.

If we changed our planet name, what would be more descriptive?

Yourfindit: If we rename the whole planet, then all the Aliens will have to go through a long process of correcting and updating their records.

Legbamel: Mess?

LolitaV: I always though the name should start with Sector; like Sector Z8474895-AJ1248_X.

Aningenious: I’d go with Skaron 6 it’s quite cool and any aliens would have to be mad to attempt to invade a planet called Skaron 6.

Nothingprofound: It’s always fascinated me that we’re the one planet NOT named after a Latin deity.

Exit2013: It doesn’t matter… sooner or later this planet will be a waterworld. Seriously.

PetLvr: We have friends that named their chihuahua “Paul” because they heard someone on a TV show make fun of people who name their pet dogs human names… we can do that for the planet Earth. I vote for “Planet Melvin.”

Planet Earth

Theresa111: Globe ? Earth’s fine by me, kinda used to it. I have given the name some thought throughout my existence and figured someone simply named it before being privy to the rest of the planets elements.

Sam1982: Who had the naming rights anyway?

kdawg68: We should probably ask the insects what they think, since they do outnumber us vastly. Or, we could just go with “Insectia.”

Animemania: If we held a poll to change the planet’s name…that would be just awful. We’d be stuck calling Earth “Planet Stupid” or something.

crazyTsu: But mud is everywhere (well in most places), not only here. What’s in a name? we name things according to what we are familiar with. Our familiarity has not evolved so much and I aint no marine creature either so no oceanworld for me.

Flamingpoodle: The 71/29 split only applies to the earth’s surface. Besides, we call it earth because we live on the eartherns part.

Well, if we’re going to split hairs, it’s actually 70.78% to 29.22% — but who’s counting? 😉 I originally rounded because the point of the exercise was “early colloquial assumptions versus current knowledge.” If we really wanted a descriptive name, we’d have to include core material, and we aren’t about to call our planet “Giant Ball of Mostly Molten Silicon and Iron.”

Melvins & Isis – Split EP

Yaz aylarında yaz uykusuna yatıyorum; vücudum kabul etmiyor işte, hiç bir şey yapamıyorum. Maalesef cryogenetic alanında ilerlemeler fevkalade yavaş, tahammül etmekten başka seçenek kalmıyor. Çok ama çok ihtiyaç duyduğu üç-beş kuruş para için rezil adamlarla kötü porno filmler çeviren genç bir kız gibi hissediyorum bu zamanlarda. Üstümdeki yapış yapış terli, mide bulandırıcı kokusuyla barışık, iri cüsseli adam daha da yüklendikçe üzerime, daha fazla metanet aşılıyorum kendime, sabrımın sınırlarını pergel ve cetvelle ince ince ölçüyorum, her milimetrede kendime daha çok şaşırıyorum. Eyyam-ı bahurda son bir kez içine doğru çöküyor dünya, pornocu kızın içinden çıkıp yüzüne boşalan o çirkin herif gibi duraksıyor önce, sonra spermin yüze fışkırtılması gibi, çekirdeğinde ne tip bir kor varsa onun sıcaklığını gökyüzüne fışkırtıyor. Artık bitti. Bir dahaki sefere kadar kimsenin sana dokunamayacağı bir yerde, kışın kalbinde olacaksın.

Her sene aynı şeyi yaşayınca çeşitli müdafaa yöntemleri geliştiriyor insan, nihayetinde neredeyse günü gününe yaşayacaklarının bilincinde oluyorsun. Başının, sonunun neresi olduğu belli. İşte başlıyor diye düşünüp temkinli adımlar atmaya başlayabiliyorsun ya da bitmek üzere olduğunu bilip direnmek için umut yaratabiliyorsun. Bu başlangıçlar, bitişler sıcak gibi, soğuk gibi, sivri gibi ya da keskin gibi sadece ve sadece maddi boyuta etki edebilecek özellikler taşıyınca kusursuz bir hakikat taşıyorlar. Ama benim iki boyuta ait başlangıçlar ve bitişlerle ilgili sorunlarım var.

“Hasan’la başladık galiba” diyor kız; nasıl diye soracak olsak bir hikaye anlatacak bize. Hasan iltifatlarının kollarını genişletti ya da iyiden iyiye yelkenleri indirdi. Aynı Hasan bir süre sonra artık iltifat etmemeye, mesajlara seyrek cevaplar vermeye başlayınca aynı kız “Hasan’la bitti galiba” diyecek. Başlangıç-bitiş algımızın en gündelik uzantısı, en gündelik olmayan konu ışığında böyle işte. Sonra cenazeler ve mezarlar var, bitenin ardından akıtılan gözyaşları; toprağın altındaki maddi varlığın manevi varlıktan ayrışmasının temel sorun olduğu bir başka gündelik hüzün faslı. Oysa maddi varlık yerli yerinde, çürüyen et ya da kemik olarak, ya da toprağa karışmış atomlar olarak devam ediyor varoluşuna. Aynı şekilde manevi varlık da orada işte, senin aklında, hafızanda, öğrendiklerinde. Sonu olmayan bir varoluş söz konusu aslında, aynı zamanda sonu olmayan bir yokoluştan da söz edebiliyorum bu bakış açısıyla. Var-ölüş diyebilirdim biraz oyuncu olsaydım, demiyorum. Ama varlığın iki katmanlı olmaması benim için bir şey ifade etmiyor artık ve bu algı kapısını aralayabildiğim için kendimi şanslı sayıyorum.

Hepimiz bu durumun içindeyiz aslında ama farkına varmamız uzun sürebiliyor. Yüzlerce yıl önce bedeni toprağa gömülmüş şairlerin yazdıkları bize tesir ettiğinin farkına varabildiğimizde, varlığın katmanlarını soğan katmanı kadar değersiz görmek mümkün olabiliyor. Kurt Cobain’le karşılıklı tavla oynamışlığımız yoktur, Zeki Müren’le hamam sefası yapmış değilim, Sabahattin Ali’yle uzun uzun konuşmak hiç mümkün olmadı ne yazık; ama buradalar işte, yanıbaşımdalar, varlar. Yoklukları baki ama varlıkları da öyle, ezeli ve ebediler.

Üst perdeden konuşur görünmek istemem; benim de bu durumun farkına varmam çok uzun sürdü. Keskin ve sivri köşelerimle başlangıçlara ya da bitişlere, varoluşa ya da yokoluşa milimetrik sınırlar çizdim her zaman, gereğinden fazla anlam yükledim. Bu yaz üzerime çökerken, üzerimde hareket ederken, beni boğarken, beni becerirken kaç defa “bu son” dediğim şeyler yaptım hatırlamıyorum. Birine son kez sarılıyorsun, bu yemeği son kez yiyorsun, tam bu noktada son kez duruyorsun, son kez söylüyorsun bu sözü, son kez yazıyorsun bu yazıyı. Belki tüm bu sınırların üst üste binmesiyle; belki son kez söylüyorum dediklerimi bir çok kez daha söyleyebilmemle, son kez yiyorum dediklerimi -lanet olsun ki- tekrar yiyebilmemle, son kez dinliyorum dediklerimi bir defa daha dinleyebilmemle ayırdına varabiliyorum bu sınırların sadece insan eliyle çizilmiş kırmızı çizgiler kadar ehemmiyet taşıdığını.

Nostaljik bir tınısı var aslında bunun, o “bunu son kez yapıyorum” dediğimiz şeye farklı bir anlam yüklüyor olduğumuz için belki bu konunun üzerinde bu kadar fazla duruyoruz. Suni bir acı, yemeğimize kattığımız pulbiber gibi, yemeğin tadını unutuyor acının tadına odaklanıyoruz, dört dörtlük bir uyuşma hali. Isis’in münfesih olması da benzer bir tad yaratmıştı bende. Haziranın 23’ünde Montreal’de son kez sahneye çıkacaklar, Isis ismi altında son kez dokunacaklar enstrümanlarına, son kez şarkı çalacaklar ve sonra Isis olarak varolmayacaklar bir daha. Melvins’le çıkardıkları bu split albümle birlikte de Isis’in son şarkısını, The Pliable Foe‘yu dinleyeceğiz ve her şey bitecek, son, sıfır. Şu haliyle bir hayli dokunaklı bir manzara var ortada, al sana tumturaklı bir varoluş sorunu, bir gündem maddesi, bir uyuşukluk baharatı. Ama Isis, maddi varlığı artık namevcut olsa da gayb aleminden etkileyebiliyor beni hala; bir daha hiç dinlemesem bile, yeni bir şarkı çalmasalar ya da bir daha konsere çıkmasalar bile o etki ebedi. Varoluşun hükmüne olan aşinalığım perçinleniyor bu duyguyla.

Hani bir oyun oynuyoruz ya; dinlediğimiz şarkı/albüm/sanatçı ne hissettirdicilik. Bunu tasvire ve biraz da tasnife zorlayan, izahata dayalı bir oyun işte. Ama ne kadar denersek deneyelim, kollarımızı açıp “işte bu kadar seviyorum” diyebilen bir çocuğun çaresizliğinden öteye gidemiyoruz, ki bu bence harika bir şey. Zira içimizdeki o bükülmeyi, göğüs kafesimizde peydahlanan kenarları jilet kadar keskin su dalgalarının yarattığı anaforu, karın boşluğumuzda kendi içine doğru çöküp patlayan yıldızları ve onların bıraktığı yıldız tozlarını anlatabilmeye muvaffak olsaydık, ne müzik olurdu ne şiir, ne de masallar. Çabalamanın sınırlı kalması makbul. Bazen de hiç çabalamamak gerekli olabilir. Isis’in gayb alemine geçişi şerefine, hiç çaba göstermeden, izah etmeye çalışmadan, anlamlı ya da hisseli bir hikaye kurgulama kaygısı gütmeden, sadece aklımda yarattığı görüntülerle, ayak izleriyle, muhafaza ettiklerimle, benim varolan Isis’im:

Karlar altındaki ormanda yaşayan ihtiyar kurt, karların bile karardığı saatinde gecenin, ininden çıktı. Bir iki adım, sonra duraksama; kulak kesilip etrafı dinledi, soğuk havayla doldurdu ciğerlerini. İnin içine kimbilir nereden girmiş kocaman bir kara sinek uykusunu harab etmiş, sinirlerini yıpratmıştı. Lanet sinek kendisine biçilmiş yegane ilahi mesuliyeti yerine getirmeye kararlıydı, o da dışarı doğru vızıldayarak uçtu, ihtiyar kurtun kulaklarına doğru manevra yaptı. Dimdik dikilen kurt bacakları üzerinde yaylanıp şöyle bir sallandı, hem gri postunun üzerindeki karı temizledi, hem de sineği uzaklaştırmak. Ama bu sinek, bu Allah’ın belası sinek sadece biraz uzaklaştıktan sonra büyük bir ciddiyetle asap bozmaya geri döndü. Kurt en sonunda pes etti, sert adımlarla ilerlemeye başladı.

Hayır, avlanmaya gitmiyordu. Avlanmayı sevmezdi, sadece varoluşunu devam ettirmek kadar lalettayin bir zorunluluk için saklanmak, saldırmak, boğuşmak ve sonra da yemek ona küçültücü geliyordu. Beyaz kürklü ufak bir tavşanı, uzun bacaklı bir ceylanı, tombul bir yaban domuzuyla boğuşmak kadar utanç verici bir şey olabilir miydi? Gizlice, utanarak, kendi doğasına boyun eğerek avlanırdı o yüzden, sessizce. Böyle dimdik yürüdüğü, güçlü adımlar attığı, pençelerini geçirdiği karları sıçratarak özellikle ses çıkardığı zamanlar farklıydı, avlanmak değil dövüşmekti aklındaki. Kendi doğasına yenilmişliğin acısını, başka birinin doğasını yenerek çıkarmak, sivri dişlerinin arasında atmakta olan şah damarının ritmini son kez hissetmek. İşte bu onu canlı kılan şeydi.

Kendisine güvenerek, kendisini yenebileceğini düşünerek, varolan her şeye meydan okuyarak yürürdü böyle zamanlarda. Dört bacağıyla birden yere tutunur gibi yürürdü, her adımıyla yere çivi çakıyormuş ve o çiviyi çıkarmaya başka hiç bir güç yetmezmiş gibi sertçe. İz sürdü, yürüdü, adımlar attı, attığı her adımda karın üstüne kendi imzasını bıraktı. Onunla birlikte kara sinek de uçmaya devam etti, kulağının etrafında daireler çizdi, burnunun üstüne kondu, gözlerine doğru pikeler yaptı.

İzi sürülen büyük pençelerin kime ait olduğu bir süre sonra anlaşıldı. Gri ihtiyar kurt, çalılıkların arasında kestirmekte olan simsiyah kurtu gördüğü an kanı çekildi, sonra da büyük bir hızla, daha da sıcak bir şekilde damarlarına geri döndü. Hasmının dikkatini çekmek için bir kaç defa yeri eşeledi, yine o lanet sineği başından savmak için sallandı -yine başarılı olamadı-, hırladı, uludu. En sonunda siyah postlu kurt, yattığı yerden doğruldu, gri kurtla göz göze geldi. Birbirlerinin gözlerindekileri okudular, ne yapmaları gerektiğini biliyorlardı ama nasıl yapacaklarını kestirmek zordu. İşte bu yüzden birbirleri etrafında dönmeye başladılar. Gezegenlerin yörüngeleri kadar kusursuz ve değişmeyen bir açıyla döndüler, defalarca birbirlerinin pençe izlerinin üstlerine bastılar en sonunda ne yapacaklarıyla birlikte, nasıl yapacaklarını da bildiler. Birbirlerine doğru atıldılar.

Tam çarpışma anında, tam dişleri birbirine değecek iken, gece kadar siyah olan kurt teslim oldu, pençelerini indirdi, dişlerini ağzına gömdü. İhtiyar gri kurt bu teslimiyeti kabul etti, geri çekilmedi, dişlerini hasmının boynuna geçirdi, lakin o siyah post öylesine kalındı ki ilk ısırıkta bırak damara ulaşmayı, ete bile temas edemedi. Aynı yerden sayısız defa ısırdı, en sonunda dişlerini dibine kadar geçirmeyi başardı, damarı buldu, parçaladı. İnce bir kan sızıyordu sadece ama damarın attığı adımlar yavaşlamaya başlamıştı bile. En sonunda durdu. Gri kurt tam dişlerini çekecekken, yerde yatan siyah kurtun bacakları kasıldı, damarındaki kan ufak sessiz bir şekilde tekrar yürüyüşe geçti. Can çekişiyor olmalı diye düşündü gri kurt, bir daha ısırdı, bu sefer daha sert ısırdı; bacak hareket etmeyi bıraktı, nabız yine durdu. Ama bu devam etti, hep devam etti, sonsuza kadar devam etti, siyah kurtun bacakları kasıldı, gri kurt daha sert ısırdı, bunun üzerine duran siyah kurtun vücudu bir dahaki sefere daha şiddetli isyan etti, o isyanı dişler daha sert bastırdı. İkisi de kendi varoluşlarına böyle karşı koydular, bir diğerinin yokoluşu içinde.

Sanatçı: Isis/Melvins
Albüm: Split EP

Şarkı listesi:
1- Melvins – Pig House
2- Melvins – I’ll Finish You Off
3- Isis – Way Through Woven Brances
4- Isis – The Pliable Foe

DOWNLOAD.

Is "Earth" Truly the Right Name For a Ball of Liquid Blue?

In random ponderings, I have always thought “Earth” was an odd name. The crust of our planet is about 70% ocean, and only 30% above-water landmass that is habitable to We The Species who think it’s our job to go about naming things.

We decided our planet should be descriptive instead of being named after a god, so wouldn’t it make more sense if we were named for WATER?

Figuring my spacey questions might be a welcome breather between Trump rants and film remake freak-outs, I posed this question to a blog forum I infrequently lurk. This particular philosophical discussion yielded thought-provoking responses.
 

Planet  Water

ETYMOLOGY  / Language History: Greek era , Old German erda

Indo-European roots akin to Crimean Goth airtha, old Saxon ertha, Olde English eorthe, Middle English erthe

Greek hydor or hudor, Latin unda wave, Old English wæter; akin to Old High German wazzar

The Greek word for water now survives as the prefix hydro- (as in words like hydrogen or hydration). But with the widespread “borrowing” of languages, perhaps we might even be Wazer or Wave? Had humans known more about planetary properties during the time of naming, we might be something entirely different.

If we changed our planet name, what would be more descriptive?

Yourfindit: If we rename the whole planet, then all the Aliens will have to go through a long process of correcting and updating their records.

Legbamel: Mess?

LolitaV: I always though the name should start with Sector; like Sector Z8474895-AJ1248_X.

Aningenious: I’d go with Skaron 6 it’s quite cool and any aliens would have to be mad to attempt to invade a planet called Skaron 6.

Nothingprofound: It’s always fascinated me that we’re the one planet NOT named after a Latin deity.

Exit2013: It doesn’t matter… sooner or later this planet will be a waterworld. Seriously.

PetLvr: We have friends that named their chihuahua “Paul” because they heard someone on a TV show make fun of people who name their pet dogs human names… we can do that for the planet Earth. I vote for “Planet Melvin.”

Planet Earth

Theresa111: Globe ? Earth’s fine by me, kinda used to it. I have given the name some thought throughout my existence and figured someone simply named it before being privy to the rest of the planets elements.

Sam1982: Who had the naming rights anyway?

kdawg68: We should probably ask the insects what they think, since they do outnumber us vastly. Or, we could just go with “Insectia.”

Animemania: If we held a poll to change the planet’s name…that would be just awful. We’d be stuck calling Earth “Planet Stupid” or something.

crazyTsu: But mud is everywhere (well in most places), not only here. What’s in a name? we name things according to what we are familiar with. Our familiarity has not evolved so much and I aint no marine creature either so no oceanworld for me.

Flamingpoodle: The 71/29 split only applies to the earth’s surface. Besides, we call it earth because we live on the eartherns part.

Well, if we’re going to split hairs, it’s actually 70.78% to 29.22% — but who’s counting? 😉 I originally rounded because the point of the exercise was “early colloquial assumptions versus current knowledge.” If we really wanted a descriptive name, we’d have to include core material, and we aren’t about to call our planet “Giant Ball of Mostly Molten Silicon and Iron.”

Space Station INCOMING! Again.

Hey, remember when Taco Bell used the fiery re-entry of Space Station Mir for an advertising campaign?!

Taco Bell Mir Target
Mir, meaning “Peace” (or “World”) in Russian, was a Soviet Space program craft, launched February19, 1986, and was intended for a 5-year mission. After the Russian Federation was established in 1991, Roskosmos continued to operate experiments on the station until 2001.

Side Note: Cosmonauts Aleksandr Volkov & Sergei Krikalev were aboard Mir during the dissolution of the USSR in 1991. When they left Earth, they were Soviets. When they returned from orbit, they were citizens of the Russian Federation. Volkov and Krikalev are the only space travelers whose citizenship changed while they were away from their planet


Mir was scheduled to be decommissioned over the South Pacific Ocean, guided back toward Earth to burn up in atmosphere. However, it was the largest object ever to be brought back from space! Would pieces survive? The marketing department at Taco Bell Corporation created a 40×40 foot target with the words “FREE TACO HERE” around a bell bullseye, and floated it off the coast of Australia.

Chris Becker, vice president of brand communications, confirmed: “If Mir rings our bell, we will offer a free taco to everyone in the USA.”

ABC on YouTube https://youtu.be/YMnUZkSrpCY
Click to play hilarious “no tacos for you” video (1:42)

In one of the most precious pieces of space press ever, ABC asked the Little Shop of Physics: what were the odds of Mir hitting that target? YIKES, about 1 in 7.5 billion! No tacos for you! And after all the trouble Taco Bell went through to purchase insurance, covering anticipated costs of free food upon a direct hit. 

Мир dipped from its 139-mile-high orbit, and re-entered Earth’s atmosphere on March 23, 2001 — losing solar panels first, and then many larger modules broke into fragments around the 50-mile mark. Photographers captured swarms of incandescent fragments hurtling toward the sea at near-sonic speeds amid streaming smoke trails. After 86,331 orbits, Mir plunged into the ocean off the coast of New Zealand at 175 West longitude, 25 South latitude.

Flaming space station piecesPartly cloudy with no chance of taco…

Will Taco Bell do the same for China’s Tiangong 1 space station? One imagines attrition in the marketing department has resulted in a new staff, but here’s hoping they give us another chance for free food.

Over the coming week, most likely between March 30 – April 2, 2018, China’s 8-ton orbiting lab is scheduled to fall back to Earth — uncontrolled, as Chinese engineers have lost contact. In less-than-reassuring press releases, those who calculate possible orbital dynamics cannot say where it will crash — only that it will definitely crash — across a HUGE potential area. Like Mir and Skylab (1979), much of the “heavenly” orbiter is expected to burn in the upper atmosphere, but various sized pieces are still expected to hit the planet.

Track Tiangong1 real-time

What are the odds of it falling in your yard? Waaaaay more than 7.5 billion to 1. More like 20 trillion to 1. First off, it’s only about 10% of the size of Skylab, and only the 50th largest thing to fall from the sky, planned or unplanned. However, if you’re the lucky (?) recipient, be safe: do not touch it, and contact local authorities.

Launched from Jiuquan September 29, 2011, the 19.4-meter-long module has been in orbit for 6 years and 181 days, and by the end of the week, will have completed nearly 38,000 orbits. 

Follow re-entry updates of Tiangong 1 at the official ESA blog, or follow real-time tracking of the space station at SatFlare.